KOMPLO
TEORİLERİ VE GİZEM
On on
beş yıl önceydi. Eşim ‘bugün Kızılay’a gidelim mi?’ diye sordu. Ben de “tamam
gidelim” dedim. O anda biraz gezeriz, açılırız dedim kendi kendime, belki bir
kafeye gideriz, belki de sinemaya. Neyse, birlikte Kızılay’a gittik. Tabii benim
safiyane hayallerim bir tarafa eşimin de planları varmış meğer. Beni bazı
yerlere götürdü. Niçin mi? Alışveriş için tabii ki. Ben mi ne yaptım? Satın
aldıklarının ücretini ödedim. Sonra da bunları eve taşıdım. Başka ne yapacağım,
değil mi ama?
Her
neyse. Yüksel Caddesi'nin Karanfil Sokak'la birleştiği kavşakta eşim bir dükkâna
girdi. Bu dükkân kadın malzemeleri satan bir yerdi. Ben eşikten bir iki adım
attım ki içeride sadece kadınların olduğunu fark ettim ve dışarı çıktım.
Dışarıda dükkânın önünde de bazı malzemeler vardı. Can sıkıntısından bunlara
bakarken biri dikkatimi çekti. Daha doğrusu ne olduğunu veya neye yaradığını
anlayamadım. Birini elime alıp üzerinde ne yazıyor anlamaya çalıştım. Ama
Türkçe bir açıklama yoktu. İngilizcesini okudum. Bir şey anlamadım.
Arapçasının da olduğunu gördüm. Bu nesne her ne ise onun adının ne olduğunu
anlamak için Arapçasını okudum. "Şeraitü'l-şem'" yazıyordu.
Ne de olsa zamanında Emsile okumuşluğumuz var, çözerim dedim. ‘Şerait’
sözcüğü burada Atatürk’ün Nutukundaki gibi “şartlar” anlamına gelmiyor,
‘şeritler’ anlamına geliyor. Şem’ ise benim bildiğim “mum” anlamına geliyor. Vaktiyle
okuduğum divan şiiri örneklerinde de bu anlamda kullanıldığını biliyordum. Ama
‘mum şeridi (bandı)’ ne ola ki. Anlamsız. Ben düşünedururken içeriden bir kadın
çalışan geldi. Sigarasını yaktı. Söz konusu nesneyi göstererek bu çalışana ‘bu
nedir?’ diye ona sordum. Cevap basitti. “Ağda bandı”.
Işık
Kızıltuğ adında bir kadınla yapılan bir söyleşi ile karşılaştım. Sunucu hanımefendi
zevkten dörtköşe, adeta büyük bir sırrı ifşa etmek için “aramızda Adem’den
gelmeyenler de mi var?” diye soruyor. O da büyük bir ciddiyetle cevaplıyor. O
cevap verince biz de ne kadar dünyadan bihaber cahillerden olduğumuzu anlıyoruz. ‘Ne anlatıyor?’ derseniz, çok şey, küresel elitlerin Adem soylu
olmadığı, bunların kutsal kitapları tahrif ettiği vb. iddialar. Aslında bu
iddialar da önemli değil, önemli olan bu iddiaların nasıl temellendirildiği.
Meseleye bu açıdan bakarsak aslında bilimsel açıdan kanıt sayılabilecek bir
gerekçe sunamadığını söyleyebiliriz. Bu manada sunduğu tek kanıt Rockefeller’in
bu yönde bir açıklamasının olması. Böyle bir açıklama var mı, bilmiyorum.
Gerçekten böyle bir açıklama varsa hangi bağlamda olduğunu vs. bir tarafa bırakalım.
Bunun yeterli bir kanıt olmadığını izaha gerek yok. Rockefeller’in şöyle veya
böyle demesi insanlıkla ilgili böyle bir gerçekliği açıklayamaz. Doğrudan
kanıtlara ihtiyaç var. Ama kanıt olacak bir şey sunulduğu yok. Sadece
manipülasyon ve gizem. İnsanlığa ait gerçekliğin komplolarla açıklanması mümkün
değildir çünkü. Ama hem konun kendisi ilginç, ne de olsa gizem insanlarda merak
yaratır. Dolaysıyla çok önemli bilgilere ulaştığı izlenimi vermek suretiyle gizemli bir
hava yaratarak insanlar manipüle ediliyor. Bu durum sadece bir örnek olarak
ismini zikrettiğimiz Işık Kızıltuğ’la ilgili ve onunla sınırlı değil. Çok önemli sırlara sahip
olduğunu izlenimi veren, sosyal medyanın imkanlarından yararlanarak birçok
meseleyi komplo ve güya diğer insanlar aptal olduklarından göremedikleri büyük
gerçekliği açıklayan nevzuhur allameler(!) gani gani.
Bu
allamelerin en önemli özelliklerinden biri de Amerikanca tabirle “big history”
yapmaları. Yukarıda büyük gerçekliği açıkladıklarını iddia etmelerine değinerek
bu duruma atıfta bulunmuştum. Çünkü big history bir şey üzerinden her şeyi
açıklama iddiasını ifade ediyor zaten. Böyle bir anlayış bilimsel değildir,
olsa olsa sahte-bilim yapmayı ifade eder. Çoğu kez teyit edilmesi mümkün
olmayan varsayımlara dayanır. Bir maymuncuğun her kapıyı açmasına benzer bir
şekilde her şeyi açıklar. Ama yanlışlanması mümkün değildir. Bizim sözkonusu
ettiğimiz örnekte de bütün bir insanlık tarihi doğru olduğu teyit edilemeyen,
bazıları ise düpedüz çarpıtılmış bilgilerle açıklanmaya çalışılıyor zaten.
Neyse
biz gene “kanıt” bahsine dönelim. Işık Kızıltuğ dini açıdan ise önemli bir
kanıt sunuyor. Bu kanıt Araf suresinin 19 ayeti. Kitabında gerekli olduğunda
ayetlerin meallerini verdiğini ama bu ayetin son kısmını yazdığı kitapta Latin
harfleriyle Arapçasını yazdığını belirtiyor. Belirttiği kısım şu: وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ (Vela takraba hazihiş-şecete) Ayetin
bu kısmını anlamak için Arapça bilmeye gerek yokmuş. Buradaki ‘takraba’
kelimesi ‘akraba’, ‘şecere’de zaten şecere. Dolaysıyla meallerde yazan “fakat
şu ağaca yaklaşmayın” çevirisi yanlışmış. Doğrusu şöyle olmalıymış. “Fakat şu
şecere (soy) ile akrabalık kurmayın”mış. Ben demiyorum, Kızıltuğ anlatıyor. Ne
büyük bir keşif değil mi? Peki bu şahıs Kur’an’ın inzal olduğu dönemin
Arapçasını biliyor mu? Anladığım kadarıyla değil Arapçayı bilmek Arapça bir
metni okuyup anlamak bir yana, bir metni yüzünden okumaktan dahi aciz. Arapça
sözlüğe bakmayı becerebilir mi? Sanmıyorum. Kökeni Arapça olan ve Türkçede de kullanıyorsak
bir kelimenin iki dilde de aynı anlama geldiğini zannediyor. Filoloji ve etimolojiye
takla attıran hanımefendi kelimelerin dilden dile geçerken veya aynı dil içinde
zamanla değişime uğrayabildiğinin ayırdında dahi değil. Yani önce bir Filoloji
101 dersini alması lazım. Seviye bu. Hal böyle iken meallerde yazanın daha
güvenilir olduğu açık. Her ne kadar “şeraitü’l-şem’” ibaresini
anlamlandıramasam da Türkçede soyun dallanıp budaklanmasına atfen soy (ağacı)na
‘şecere’ denilse de kelimenin orijinal kaynağı Arapçada “ağaç” anlamına geldiğini
biliyorum. Kısacası en azından mü’minler açısından önemli bir delil olan ayeti
de Arapça değil Türkçe düşünerek anlamaya çalışıyor. Bilerek veya bilmeyerek
çarpıtıyor. Kaldı ki bağlamı doğru anlamak için ayetin siyak ve sibakına (yani
öncesi ve sonrasına) bakıldığında Adem ile Havva’nın cennetten kovuluşunu
anlatıldığı bu ayette (ayrı) bir soydan olanlara gönderme yok. Dolaysıyla ‘işaret
edilen (hazihi) ağaca yaklaşmayınız’dan başka bir anlam çıkarmak mümkün değil.
Ne
anlatmaya çalışıyorum? Anlatmak istediğim, büyük büyük iddialar ortaya atan
böyle bir sözde allamenin metin okuma, lisan ve tarih metodundan nasipsizliği.
Hal böyle iken maşallah her şeyi bilmesi. Bu özgüven de dikkat çekici.
Özetle
aramızda ana-akım bilim ya da din bilginlerinin anlattığı anlatının yanlış ya da
yetersiz olduğunu, her şeyi kendisinin daha iyi anlattığını savunan
azımsanmayacak sayıda insan var. Bunlar içinde gerçekten kendisini iyi
yetiştirmiş az sayıda kişi olabilir. Ancak çoğu şarlatan. Aslında kendileri
yetersiz bu kişilerin. Ama genel kabul gören anlatıya karşı çıkmanın
cazip olduğunun farkındalar. Yöntem, bilgi ve yöntemi kullanma becerisi bakımından yetersiz olan
bu insanlar, bu boşluğu çoğu kez komplo teorileri ve gizemcilikle
dolduruyorlar.
Bu gibi
kişiler çarpıtılmış tezler üreterek toplumun üzerine boca ettikleri yalan
yanlış bilgileri yayarak toplumun gerçeklikle bağını zayıflatıyorlar. İnsanlar
emin oldukları konularda dahi kafa karıştırıcı başka hikâyeler anlatıyorlar.
Post-truth demek zaten bu. Sosyal medya çağı bu şarlatanlara istedikleri fırsat
ve imkanları sunuyor. Düz ve basit gerçekliği anlamak için kafa yormaya gerek
görmeyen çoğu sıradan insan için gizemli olduğu için merak uyandırıcı, farklı
olduğu için ilginç ve bir bütün olarak gerçekliği anladığını ileri süren
komploların açıklama kapasitesi cazip. ‘Daha ne olsun’(!) diyenlerimiz
olabilir. Bu sözde teorileri üretenlerin eksiklikleri ise çok. En önemlisi de
gördükleri ve okuduklarını anlama becerisinin zayıflığı, yetersiz bilgi ve metodolojiden
bihaber olmaları.
Duygularına sağlık güzel bir aydınlatma fikir edindiğim sanıyorum kalemine sağlık
YanıtlaSilYalın ve edebi dilini yine döktürmüşsün canım eline sağlık keyifle okudum...
YanıtlaSil👍
YanıtlaSilCanımın içi ne güzel yazılar yazıyorsun kalemine ,bileğine ,yüreğine sağlık…!
YanıtlaSilYolunuz düşerse Kuşadası’na her daim beklerim.
Lütfü Çakın
Abdurrahman Hocam konu bağdaştırmada üzerinize daha iyisi yok 👏🏻
YanıtlaSil