Kayıtlar

  SAVAŞ VE BARIŞ Başlığı okuyanlar Tolstoy’un aynı adı taşıyan ünlü eserini anımsamıştır muhtemelen. Ancak bu eser hakkında yazmayacağım. Basit bir soru var aklımda. Savaş mı, barış mı? ‘Böyle soru mu olur? Tabii ki barış. Niye savaş isteyelim ki?’ diyenleri duyar gibiyim. Ancak bu insanlığın tarihsel tecrübesi ve mevcut koşullar dikkate alınmadan verilmiş bir cevap, belki sadece bir temenni. (‘İçinde yaşadığımız koşullar çok iyi, güç ilişkilerine dayanan bir dünyada değiliz; ezen ve ezilenin olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Cennetteyiz sanki.’ Burada rücu edelim. Çünkü -bugüne kadar bize tasvir edilen- cennette de güç ilişkilerine dayanan bir yapı yok mu? En nihayetinde orda da sadece cennetle ödüllendirilen mü’minler yok, aynı zamanda onlara hizmet edenler de var. Her neyse.) Böyle bir dünyada yaşamadığımıza göre her ne olursa olsun barış olsun demek ne anlama gelir? Mevcut iktidar ilişkilerinin sürmesi, güçlülerin zayıfları ezmesi, güçlü devletlerin – mesela ABD’nin Venezüella’...
  OKUL Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir sözü vardır. “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor”. Her daim hatırlamamak mümkün değil bu sözü. Böyle olunca güncellikten uzaklaşmak, daha önemli ve belki daha derin mevzulara dalmak mümkün olmuyor bu memlekette. Maalesef. Nitekim son günlerde de Siverek ve ardından Kahramanmaraş’ta meydana gelen elim olaylar herkesi kedere boğdu. Bu ortamda eğitim ve buna bağlı sorunlar gündeme geldi. “Niye böyle oldu?” sorusu doğaldır ki herkesin aklında. Doğaldır ki herkesin kendine göre cevabı ya da çözümü var. Benim bir çözüm önerim yok. Bu konuda söyleyebileceğim en önemli şey şu: Bu tür toplumsal problemlerin şematik cevaplar vermemek veya sık yapıldığı gibi birilerini/bir şeyleri günah keçisi ilan etmemek gerektiği. Bu anlamsız. Ancak günübirlik kısır tartışmalar içinde olmak istiyorsanız, o ya da bu tarafın yanında yer alıp bu tür olayları araçsallaştırarak kullanabilirsiniz. Bu mümkün. Ama aklı başında hiç k...
  EPİSTEİN OLAYI… Hepimiz günlük gaile ve hırgür içeresinde yuvarlanırken, diğer taraftan da hem kendi ülkemizde, hem dünyada birçok şey yaşanıyor. Eskiden olduğu kadar olmasa da bende bunları takip etmeye çalışıyorum. Günümüzde hiç takip etmesek de sosyal medya ve diğer kanallardan sürekli bilgilendiriliyoruz. Ancak dikkatli olmak gerek. Bize bu kadar kolay bir şekilde sunulan bilgiler ne kadar güvenilir? Keza hangi konuda bilinenin ne kadarı bize sunuluyor? Ne kadarı bizden gizleniyor? Bize bu bilgileri sunma nezaketini gösterenler haberleri/bilgileri nasıl bir paradigma içinden düzenliyorlar? Bunlar ilk aklıma gelenler. Bunlar ve başka cevaplanması gereken çok soru var. Hal böyleyken dünyada olup biteni anlamak ya da anlamlandırmak başlı başına bir sorun. Bununla beraber kendi zaviyemizden dünyadaki gelişmeleri sürekli değerlendirmek de zorundayız. Ben de aynı şeyi yapıyorum. Ortaya çıkan yeni haberin her biri, daha önce düşündüklerimi değiştirmek ya da revize etmemi gerekti...
  İSLAM TARİHİ Hikâye bu ya; vaktiyle bir yeniçeri Yahudi teb’adan birini görür görmez tekme tokat girişmiş. Yahudi buna anlam verememiş. Niye böyle bir şey yaptığını sormuş haliyle. Yeniçeri de şöyle demiş. “Siz Yahudiler İsa Aleyhisselam’ı katletmişsiniz.” Yahudi şaşırmış. “Bin altı yüz sene önceydi o. Benimle ne ilgisi var? Ne oluyor? Delirdin mi?” Yeniçeri cevap vermiş. “Ben daha yeni öğrendim.” Hangi konuda olursa olsun tarihin kurgulanma biçimi bugünkü anlayışımız ve problemlere nasıl yaklaştığımızı büyük ölçüde belirler. Şüphesiz bu İslam tarihi için de geçerlidir. Müslümanların bugün İslam tarihini nasıl kurguladığı, hangi olayı daha önemli/önemsiz gördüğü ya da nasıl anlamlandırdığı çok önemlidir. Hele hele dinler veya dinle ilişkili problemler söz konusu olunca, doğası gereği geçmişte doğan ve hayatın içinde şekillenen dinlerin tarihsel bir sürecin ürünü olduğu hatırlanmalıdır. Aksi durumda yukarıda anlattığımız “fıkra”daki yeniçerinin düştüğü duruma benzer bir konumd...
  DÜNYA TARİHİ “Bir zamanlar deve hakkında tetkik yapmak için bir anket açmışlar. Birçok milletlerden buna iştirak edenler olmuş. İngiliz anket sorularını alır almaz pasaportunu çıkartmış, fotoğraf makinesini almış, kıt’aları gezmiş ve sene sonunda ‘deve ve dünya’ adlı resimli bir kitap neşretmiş: sahrada, stepte, şehirde devenin üstünde ve yanında çekilmiş fotoğraflarla dolu. Fransız ‘önümde daha vakit var’ diye anketi bir yana koymuş; sene geçmiş, cevap günü gene gelip çatmış; etekleri tutuşunca hayvanat bahçesine gitmiş, devenin karakteristik ve komik taraflarını not ederek ‘deveye dair’ spirituel bir yazı yazmış. Alman hemen kütüphaneye kapanmış; on ciltlik bir eser yapmış. Sonuncu cildi, içinde deve kelimesinin geçtiği bütün eser ve makalelerin indeksine tahsis etmiş. Polonyalı anketi alır almaz kaleme sarılmış (tabi tetkike vakit kalmadan). Ve derhal yazısının başlığını yerleştirmiş: ‘Deve ve Polonya meselesi!’” Bu anekdotu Hilmi Ziya Ülken’in ilk kez 1956’da yayınlanan “İç...
  İNGİLİZ İSTİSNACILIĞI ‘Kapitalizm Nasıl Doğdu?’ Ya Da ‘Feodaliteden Kapitalizme Geçiş’ Nasıl Gerçekleşti? "Kapitalizm nasıl doğdu?” ya da "feodaliteden kapitalizme geçiş nasıl gerçekleşti?" sorusu iki yüzyıla yaklaşan bir süredir gündemden düşmemiştir. Son zamanlarda okuduğum kitaplardan biri de Alan Macfarlane'ın (d.1941) İngiliz Bireyselciliğinin Kökenleri (Çev. Onur İşçi, İstanbul, Vakıfbank Kültür Yayınları, 2021) adlı kitabı. Macfarlane'in vaktiyle başka bir eserini de okumuştum. Daha önce Türkçeye çevrilmiş olan Kapitalizm Kültürü (Çev. Remzi hakan Kır, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1993). İngiliz Bireyselciliğinin Kökenleri adlı eseri Macfarlane'nin üçleme olarak hazırladığı serinin birinci, Kapitalizm Kültürü ise ikincisini oluşturuyor. İlk ikisi çevrilmişken yakında üçüncüsünü de Türkçeye çeviren bir yayınevi çıkar diye umut ediyoruz. Karl Marx (1818-1883) ve Max Weber (1864-1920) feodaliteden kapitalizme geçişi Avrupa tarihi içinde bell...
  TANZİMAT FERMANI   Tanzimat Fermanı olarak bildiğimiz Gülhane Hatt-ı Hümâyunu 3 Kasım 1839’da Sultan Abdülmecid tarafından ilan edildi. Yabancı elçi, rical ve cemaat önderlerinin huzurunda Mustafa Reşid Paşa tarafından okundu. Osmanlı devlet teşkilatında seyfiye (askerler) ve ulema dışında üçüncü bir “sınıf” olan ve sonradan mülkiye sınıfına evrilen kalemiye , XVIII. yüzyılda diplomasinin ve diplomatların öne çıkmasıyla ülke yönetiminde belirgin ölçüde önem kazanmıştı. Mustafa Reşit Paşa da Tercüme Odası’nda yetişmiş bir devlet adamı olarak bu sınıfın mensubuydu. O ve diğer ileri gelen kalemiye mensupları meslekleri gereği Avrupa’daki sosyal ve siyasal gelişmelerden haberdar insanlardı. Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile Osmanlı modernleşme tarihinde önemli bir evreye geçilmiştir. Ferman şekil özellikleri bakımından Osmanlı geleneği ile uyumluydu. Üç yüzyıldan beridir tahta çıkan her sultan teb’aya adil bir yönetim vaad eden ‘adaletnâme’ adı verilen benzeri fermanlar ila...