DÜNYA
TARİHİ
“Bir zamanlar deve hakkında tetkik yapmak için bir
anket açmışlar. Birçok milletlerden buna iştirak edenler olmuş. İngiliz anket
sorularını alır almaz pasaportunu çıkartmış, fotoğraf makinesini almış,
kıt’aları gezmiş ve sene sonunda ‘deve ve dünya’ adlı resimli bir kitap
neşretmiş: sahrada, stepte, şehirde devenin üstünde ve yanında çekilmiş
fotoğraflarla dolu. Fransız ‘önümde daha vakit var’ diye anketi bir yana
koymuş; sene geçmiş, cevap günü gene gelip çatmış; etekleri tutuşunca hayvanat
bahçesine gitmiş, devenin karakteristik ve komik taraflarını not ederek ‘deveye
dair’ spirituel bir yazı yazmış. Alman hemen kütüphaneye kapanmış; on ciltlik
bir eser yapmış. Sonuncu cildi, içinde deve kelimesinin geçtiği bütün eser ve
makalelerin indeksine tahsis etmiş. Polonyalı anketi alır almaz kaleme sarılmış
(tabi tetkike vakit kalmadan). Ve derhal yazısının başlığını yerleştirmiş:
‘Deve ve Polonya meselesi!’” Bu anekdotu Hilmi Ziya Ülken’in ilk kez 1956’da
yayınlanan “İçtimai Araştırma Neden Yapılamıyor?” başlıklı makalesinden
aktardım. Ülken bu anekdotu aktardıktan sonra devam etmektedir. “Böyle bir
ankete biz iştirak etseydik nasıl davranırdık bilemiyorum. Muhakkak olan şu ki,
Polonyalının vaziyeti komik değil acıklıdır ve birçok milletler –az çok farkla-
bu vaziyettedir.” Ülken’in “acıklı” dediği durumda olan milletlerden biri de
herhalde biziz. Türklerin/Türkiye’nin tarihle ilişkisini düşününce başka türlü
bir sonuç çıkarmak mümkün değil zira. 2000’li yıllarda kısmen değişmiş olsa da
her şeyi sadece Türklerle/Türkiye’yle ilişkisi çerçevesinde değerlendiren, tarihçiliğinin
sınırları ise Misâk-ı Millî’yi aşmayan Türk tarihçiliği hakkında başka ne
söylenebilir ki? Kaldı ki dünya tarihinden bağımsız, dar bir perspektifle orijinal
tezler üretilemeyeceği gibi herhangi bir sebeple mecburiyet hâsıl olduğunda
başkalarının tezlerini tekrar etmekten başka bir şey yapılamayacağı da açıktır.
Clive Ponting’in (1946-2020) Yeni Bir Bakış Açısıyla Dünya Tarihi
adlı eseri isminde yer aldığı gibi ‘yeni bir bakış açısı’yla yazılmış bir eser.
İnsanlık tarihinde coğrafya ve coğrafî konumun belirleyici tezini benimseyen
bir yaklaşıma sahip olduğunu söyleyebiliriz. Medeniyetlerin gelişiminde coğrafya
etmeni ve buna bağlı olarak yayılma unsurunu vurguluyor Ponting. Tabi bunun
için uygun coğrafi koşulların olması gerektiği açık. Amerika kıtasında farklı
bölgelerde ortaya çıkan medeniyetler arasında irtibat kurmaya dolaysıyla
yayılmaya müsait koşullar yoktu. Kuzey ve güney birbirinden bağımsız ve
yalıtılmış haldeyken, güneyde ise And dağları ve Amazonlar farklı bölgelerde
ortaya çıkan medeniyetlerin birbiri ile irtibat kurması ve gelişimlerine imkân
vermedi. Oysaki eski dünyada böyle olmadı. Mesela Mezopotamya ve Mısır
medeniyetleri birkaç bin senede olsa da Yunanistan’a ulaştı. Gene Çin Hint ve
Ön-Asya medeniyetleri gibi medeniyetler farklı zamanlarda birbirinden bağımsız
olarak ortaya çıksalar da bir süre sonra birbirleri ile aralarında alışverişler
oldu. Çünkü karşılıklı olarak irtibat kurmaya engel teşkil edecek aşılamaz coğrafi
engeller yoktu.
Ama Ponting’in kitabının en önemli
ve dikkate değer özelliği bu değil. Bir Avrupalı tarafından yazılmış olsa da
Avrupa-merkezci bir anlayışla yazılmamış
olması. Ülkemizde coğrafi keşifler, ‘Rönesans’ ve ‘Reform’ gibi hadiseler Avrupa’nın
üstünlüğünün işareti bir kurguyla zihinlere nakşedilmiştir. Oysaki Ponting bunu
tamamıyla yanlışlayan bir paradigmaya sahip. ‘Coğrafi Keşifler’i Avrupalılar
yapmışsa bu onların üstünlüğünden değil, tam aksine Çin, Hint ve İslam
dünyasının gerisinde olmasındandır. Kaldı ki Müslümanlar Hint Okyanusu’ndan
Afrika’nın güneyinden dolaşarak Akdeniz’e çıkmayı zaten biliyorlardı.
Amerika’ya Avrupalıların gitmesine gelince bunun nedenini anlamak için de
haritaya bakmak yeterli. Atlas okyanusunun diğer ucunda Amerika kıtası vardır
çünkü. XIX. yüzyılda bazı Avrupalı tarihçiler Rönesans hareketini yeniden
kurgulayarak onu insanlık tarihinin adeta dönüm noktası olarak
belirginleştirdiler. Oysaki bu Rönesans’ın insanlığa getirdiği yeni bir şey
yoktur. Daha doğrusu Avrupa tarihinin kadim Yunan ve Roma medeniyetlerini kendi
tarihinin kaynağına yerleştirmek için yeniden kurgulaması dışında bir önemi
yoktur.
Avrupa’nın Roma döneminde -Çin’in üstünlüğünden
kaynaklanan ve doğuya değerli maden kaçışına sebep olan- Çin’den başlayan İpek
yolu ile Avrasya ticaretinin bir parçası haline geldi. Ponting 1500-1750
tarihlerine tekabül eden dönemde ise Avrupa’nın Hint Okyanusu üzerinden de
Avrasya ticaret ağına dâhil olduğunu, bu arada Atlantik ticaret ağının
geliştiğini anlatıyor. Bu da doğu ile batı arasındaki farkın kapanmasına hizmet
etti. Bir başka tabirle XVIII. yüzyılda dahi doğu karşısında Avrupa’nın üstünlüğünden
bahsetmek zordur. Ancak sanayi devrimi ile bu durum değişti.
XIX.
yüzyılda Avrupa’nın üstünlüğünün ortaya çıkmasıyla Avrupalılar bunu
kendilerince –daha doğrusu kendilerinin üstünlüğünü vurgulayan- açıklamalar
geliştirdiler. Irksal üstünlük, dinsel/kültürel üstünlük, benzersiz araştırmacı
ve huzursuz Avrupalı karakteri vb. Bu açıklamalar, farklı bir aile tipinin,
özel mülkiyetin, uyulması zorunlu kontratların, serbest pazarların, para
biriktirmeye erdem olarak kabul eden anlayışların, kapitalizmin ortaya
çıkmasının, şehir tüzelkişiliğinin, bürokratik aklın, sekülerizmin/Protestan
ahlakının, rasyonel bilimsel aklın Avrupa tarihinin yarattığı doğal bir
gelişme/miras olduğu ileri sürülerek inşa edilmektedir. Oysaki Avrupa’yı Çin ya
da İslam dünyasından farklı kılan çok az şey vardı. Serbest pazarlar, kanunen
uyulması zorunlu kontratlar, özel mülkiyet ve çok büyük zenginlik birikimi Çin’de
1000 tarihinden itibaren alışılmış bir şeydi. Ama bu durum Çin’in sanayileşme
aşamasına geçmesini sağlamadı. Keza ticari kapitalizmin doğuşunda –vaktiyle
Braudel’in vurguladığı gibi- önemli olan araçları şu “çalışkan” Kuzeyliler
değil, “tembel” güneyliler/Müslümanlar üretti.
Ponting’in eserinin hiç mi kusuru
yok. Benim dikkatimi çeken en önemli husus Çin tarihi merkezli olması. Ama bunu
bir kusur olarak görmeyebiliriz de. Avrupalı birçok tarihçi İslam dünyasının
medeniyet tarihindeki önemi sanki sadece doğudan gelen bilgi ve yeniliklerin,
kadim Yunan mirasının Avrupa’ya aktarılmasında aracı role indirgeyerek anlatır.
Ponting bu hataya düşmüyor. Ama Çin medeniyetinin katkılarını vurguladığı şekilde
bariz değil.
Ponting’in okuma biçiminin çağdaş tarihçilikle uyum
içinde olduğu söylenebilir. Her şeyden önce modernleşme teorisinin
Avrupa-merkezci varsayımlarına dayanmıyor. Bakış açısı ve okuma biçiminin bağımlılık
ve İmmanuel Wallerstein’in dünya sistemi teorisine benzediği veya bu
teorilerden faydalandığı söylenebilir. Diğer taraftan ilişkisel
tarih-yazıcılığına borçlu olduğu da.
Kalemine sağlık Hocam çok aydınlatıcı buldum bu makale'nizi mutlaka herkes okumalı bu makale'nizi Tebrik ederim.
YanıtlaSil