TANZİMAT
FERMANI
Tanzimat Fermanı olarak
bildiğimiz Gülhane Hatt-ı Hümâyunu 3 Kasım 1839’da Sultan Abdülmecid
tarafından ilan edildi. Yabancı elçi, rical ve cemaat önderlerinin huzurunda
Mustafa Reşid Paşa tarafından okundu. Osmanlı devlet teşkilatında seyfiye (askerler)
ve ulema dışında üçüncü bir “sınıf” olan ve sonradan mülkiye sınıfına
evrilen kalemiye, XVIII. yüzyılda diplomasinin ve diplomatların öne
çıkmasıyla ülke yönetiminde belirgin ölçüde önem kazanmıştı. Mustafa Reşit Paşa
da Tercüme Odası’nda yetişmiş bir devlet adamı olarak bu sınıfın mensubuydu. O
ve diğer ileri gelen kalemiye mensupları meslekleri gereği Avrupa’daki sosyal
ve siyasal gelişmelerden haberdar insanlardı.
Tanzimat Fermanı’nın
ilanı ile Osmanlı modernleşme tarihinde önemli bir evreye geçilmiştir. Ferman şekil özellikleri bakımından
Osmanlı geleneği ile uyumluydu. Üç yüzyıldan beridir tahta çıkan her sultan
teb’aya adil bir yönetim vaad eden ‘adaletnâme’ adı verilen benzeri fermanlar
ilan etmişti. Tanzimat Ferman’ı da bu formda yayınlanmıştır.[1]
Ferman
anayasa olmasa da, anayasal bazı niteliklere sahiptir. Padişah Meclis-i Vâlâ’da okuttuğu
nutukta bu hattan kendi “ihsan”ı olan “hukuk ve imtiyazat” (hak ve
ayrıcalıklar) olarak söz etmiştir. Anayasa tarihçileri
fermanı bu açıdan Avrupa tarihindeki “charte” denilen fermanlara benzetmişlerdir. ‘Charte’ teb’aya ait hakların “vesika
(belge) halinde tespiti zarureti”nin hükümdar tarafından bahşedilmesini ifade
eder. Şekil olarak kanun değil, sözleşme özelliğine sahiptir ve yabancı
elçilere tebliğ edilmesi âdettendir.[2]
Tanzimat Fermanı Avrupa
tarihinde devrimler çağı denilen dönemde yayınlanmıştır. Bu dönem Fransız
ihtilali’yle başlar ve 1830 ve 1848 ihtilali ile devam eder. İsveç (1772),
Polonya (1791) Anayasaları ve nihayet Fransa Anayasası (1791 ve 1793) bunlar
arasında yer alır. Ancak 1815 tarihli Viyana Kongresi’nden sonra Fransa yeniden
meşrutî monarşiye dönmüştür. Gerek 1814’te XVIII. Louis ve gerekse 1830’da kral
ilan edilen Louis Philippe de hak ve özgürlüklerle ilgili yükümlülüklerini
ihtilalden sonra olduğu gibi bir anayasa ile değil charte ile ilan etme
yoluna gitmişti. Osmanlı İmparatorluğu'nda da söz konusu fermanın ilan
edilmesi dönemin siyaset atmosferi ile de uyumludur.
II.
Mahmud (1808-1839) daha önceden din ve mezhep farkı gözetmeksizin tüm teb’aya
aynı mesafede olduğunu ifade ederek Tanzimat Fermanı’nın ilan ettiği en önemli
ilke olan “müsavat” (eşitlik) ilkesini ilan etmek gereğini duymuş, böylece
“tarihin önünde yeni Osmanlı rejiminin kurucusu payesi[ni]” kazanmıştır. [3]
Diğer taraftan saray ulema, sivil ve askerî bürokrasi arasında uzlaşma olmadan
sadece genç bir bürokratın girişimiyle böyle köklü bir değişimin gerçekleş(tiril)mesi
olası değildi. Nitekim Abdülmecid (1839-1861) 17 Temmuz 1839 tarihli cülus
hatt-ı hümayununda tüm devlet işlerinde kanun ve hakkaniyete uyulması, rüşvet
ve teb’aya zulümden kaçınılması, halkın güvenliğinin ihmal edilmemesi,
canından, malından ve meskeninden emin olması, saraya hediye gönderilmemesi,
bürokratların da bu tür hediyeleri kabul etmemesi ve rüşvet alanların
cezalandırılacağını ifade etmişti.[4]
Bu ilkeler Tanzimat Fermanı’nında da nerdeyse aynı şekilde yer almıştır.
Mustafa Reşid Paşa 3 Kasım 1839’da
Gülhane’de büyük bir halk kitlesinden başka devlet adamları, memurlar, sefirler
huzurunda fermanı okumuş, dünyaya Osmanlı idaresi altındaki insanların mal,
can, ırz ve namus emniyetini ilan etmiştir.[5]
Fermanın içeriğinde ifade edilen
düşünce ve ilkelerin büyük ölçüde batı kaynaklı olduğu sık sık dile
getirilmiştir. Ancak Butrus Abu-Manneh fermanda dile getirilen düşüncelerin
büyük ölçüde İslamî bir nitelik taşıdığını ileri sürmüştür. Keza fermanın başlangıcında
şer’î esaslara gönderme vardır. Abu-Manneh bu göndermenin salt fermanın
içeriğini meşrulaştırmaya yönelik olmadığını ileri sürmektedir.[6]
Söz konusu gönderme bilindik bir iddiadır. Yüz elli yıldan beri yaşanan
problemlerin şer’î esaslara uyulmamasına bağlanması.
Mustafa Reşid Paşa 12 Ağustos 1839’da
İngiliz Dışişleri Bakanı Palmerston’la bir görüşme yapmıştır. Bu görüşmede Mısır
Meselesi konusunda destek talep etmesi dışında, imparatorluğun her geçen gün
çöküşe gidişinin nasıl engelleneceğine dair düşüncelerini de açıklamıştır. Ona
göre yapılması gereken “değişmez esaslara müstenit (dayanan) bir iç idare” kurmaktır.
Bu ‘keyfi idare’nin ortadan kaldırılması gerektiğinin ifadesinden başka bir şey
değildir. Nitekim Reşid Paşa hükümdarın (II. Mahmud) yapılmak istenen
yeniliklere engel olduğunu, buna son vermek için devletin şahısların etkisinden
bağımsız temeller üzerine kurulması gerektiğini belirtmiş ve ‘hukuk devleti’nin
çerçevesine girmemiş bir monarşiye karşı hor-görüsünü ifade etmiştir.[7]
Tanzimat öncesi dönemde ‘ıslahat’ın
yukarıdan aşağıya “ideal hükümdar” eliyle yapılması şart görülürdü. Koçi Bey
(öl. yaklaşık 1650) ya da Defterdar Sarı Mustafa Paşa (öl.1717) gibi ıslahat
raporları hazırlamış olan devlet adamları meseleyi bu şekilde ortaya
koymuşlardır. Oysaki Reşid Paşa hükümdarı keyfi yönetimin kaynağı ve yapılması
gereken ıslahatların/değişikliklerin önünde engel olarak tanımlamıştır.
Hükümdarın iradesinin yerine ise kurumsallaşmanın gerekliliğini vurgulamıştır. Bu
düşünceler ideoloji ve dünya görüşü olarak XVIII ve XIX. yüzyıl liberalizmi ile
uyumludur.[8]
Bununla beraber Paşa’nın hükümdarın yetkilerini sınırlandıracak bazı kurumlar
kurmak istemesi XIX. yüzyıl başı liberalizminin ve ona en önemli özelliklerini
veren ‘Anayasacılık’ hareketinin güttüğü gayelerden biridir.[9]
Tanzimat’ın
bir diğer bürokrat-ideoloğu Sadık Rıfat Paşa da devletin kudret ve bekasının
kaynağında “adalet” olduğunu ifade eder. Bu Osmanlı siyasetname yazarlarının
sık ifade ettikleri bir düşüncedir. Ancak benzerlik sathidir. Sadık Rıfat Paşa
da Mustafa Reşit Paşa gibi şahıslara dayanan değil ‘kurum’lara dayanan anlayışı/sistemi
önceleyen bir düşünce yapısına sahiptir. “Bir devletin devamlılığı yalnız
hükümdarının şahsî iyi idaresi ile ortaya çıkmayıp, (…) kralların vefatlarından
sonra da sürecek olan yararlı kararları (nizamat-ı nafıa) danışarak
(bilmüşavere) almasına bağlıdır.”[10]
Bununla beraber Rıfat Paşa sadece siyasi liberalizmden değil, iktisadi
liberalizmden de etkilendiği de görülmektedir.[11]
Sadık
Rıfat Paşa Avrupa devletlerinin halkın can mal ve ırz güvenliği, hak ve
hürriyetlerine verdiği öneme değinir. Hükümdarlar teb’alarını korumak ve
memleketlerini imar etme lütfûna erişmişlerdir. Bundan dolayı hukuk-ı millet
(milletin hakları) ve kanun-ı devlet (devletin dayandığı kanunlar) üzere
hareket etmelidir. Böyle bir devlet, zorba (kuvve-i cebriye-i düveliye) ya da
“mutlak devlet”ten (hükumet-i mutlak-ı kahriye) daha iyidir. Teb’anın kalbini
kazanmak için insanlık hukukuna riayet gereklidir.[12]
Burada ifade edilen Reşit ve Sadık
Paşalara ait düşüncelerin sadece onları bağlayan düşünceler olmadığını
açıklamaya gerek yoktur. III. Selim (1789-1807) döneminden itibaren bazı devlet
adamları (mesela Ebubekir Ratip Efendi) benzer düşünceler ifade etmişlerdir. Carter
Vaughn Findley’e göre bu düşüncelerin kaynağında XVIII. yüzyılda Alman aydın ve
bürokratları tarafından formüle edilen “Rechtsstaat” (Hukuk Devleti) fikri
vardır. Bu formül bölgesel özgürlüklere ve gücün keyfi kullanımına karşı farklı
anlamlar taşımaktaydı. Bu kavram Alman liberaller için İngilizlerin “rule of
law” (hukukun üstünlüğü) fikrini çağrıştırırken, romantikler ve aşırı
milliyetçiler ise liberalizmle aykırı anlamlar da içermekteydi.[13]
Son olarak
şunu ifade edelim. Tanzimat Fermanı’nın ideolojisi Osmanlıcılıktır. Bu din ve
mezhep fark etmeksizin teb’anın (vatandaşların) eşitliği fikridir. Ancak
‘eşitlik’ fikri çok utangaç bir şekilde ifade edilmiştir. 1856’da yayınlanan
Islahat Fermanı’nda ise bu açıkça ve ayrıntılarıyla yer almıştır. Ne var ki
hukuk metinlerinde eşitliğin yer alması ile uygulanması ayrı şeylerdir. Nitekim
hukukî, siyasal, toplumsal ve hatta bileşik kaplar kuralı gereği ekonomik
problemlerimizin en önemli nedenlerinden biri olarak eşitlik fikrinin bugün
dahi lafta kalması ve hepsinden önemlisi toplumun önemli bir kesimi tarafından
içselleştiril(e)memiş olmasıdır. Keza ‘keyfi idare’nin aksi olarak “hukuk
devleti”nin ‘yöneticilerin yetkilerinin sınırlandırılması’ olarak “anayasa”
fikrinin hâlâ anlaşıl(a)mamış olması da.
[1] Halil İnalcık, “Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-i
Hümayûnu”, Belleten, XXVIII/112 (Ekim
1964) s. 611.
[2] Yavuz Abadan, “Tanzimat Fermanının Tahlili”, Tanzimat I, Milli Eğitim Basımevi,
İstanbul, 1999, s. 38-9.
[3] Halil İnalcık “Tanzimat Nedir?”, Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, Ed. Halil İnalcık-Mehmet Seyitdanlıoğlu, Phoenix, 1.
Baskı, 2006, Ankara, s. 28.
[4] Ali Akyıldız, “Tanzimat”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, XL, s. 2 (1-10)
[5] M. Cavid Baysun, “Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat”, Tanzimat’tan Cumhuriyete Türkiye
Ansiklopedisi,VI, İletişim Yayınları, İstanbul, 1985, s. 1550.
[6] Abdulhamit Kırmızı, “Şeriat, Tarikat, Tanzimat: Butrus
Abu-Manneh (1932-2018)”, İslâm
Araştırmaları Dergisi, 42 (2019), s.190.
[7] Şerif Mardin, “Tanzimat Fermanının Manası”, Türkiye’de Toplum ve Siyaset Makaleler 1,
Derleyenler. M. Türköne-T. Önder, 2. Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları,1991,
s. 249-51.
[8] Aynı makale, s. 251-52. Tanzimat Fermanı siyaset
anlayışında getirdiği değişiklikler açısından bir değerlendirme için bkz. Ahmet
Arslan, “Geleneksel Osmanlı Devlet ve Siyaset Felsefesi ve Tanzimat”, Tanzimatın
150. Yıldönümü (Sempozyum Bildirileri, 6-7 Kasım 1989), İzmir, 1992, s.
15-31
[9] Mardin, aynı makale, 254
[10] Aynı makale, s.259. Alıntılanan metin sadeleştirilmiştir.
[11] Aynı makale, 262
[12]
Carter Vaughn Findley, “Osmanlı Siyasal Düşüncesine Devlet ve Hukuk: İnsan
Hakları mı Hukuk Devleti mi?”, Tanzimat,
Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, Ed. Halil İnalcık-Mehmet
Seyitdanlıoğlu, Phoenix, 1. Baskı, 2006, Ankara, s. 341
[13] Aynı makale, 336-7
paylaşım için teşekkürler
YanıtlaSil