OKUL
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir sözü vardır. “Türkiye
evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor”. Her
daim hatırlamamak mümkün değil bu sözü. Böyle olunca güncellikten uzaklaşmak,
daha önemli ve belki daha derin mevzulara dalmak mümkün olmuyor bu memlekette. Maalesef.
Nitekim son günlerde de Siverek ve ardından Kahramanmaraş’ta meydana gelen elim
olaylar herkesi kedere boğdu.
Bu ortamda eğitim ve buna bağlı sorunlar gündeme
geldi. “Niye böyle oldu?” sorusu doğaldır ki herkesin aklında. Doğaldır ki
herkesin kendine göre cevabı ya da çözümü var. Benim bir çözüm önerim yok. Bu
konuda söyleyebileceğim en önemli şey şu: Bu tür toplumsal problemlerin şematik
cevaplar vermemek veya sık yapıldığı gibi birilerini/bir şeyleri günah keçisi
ilan etmemek gerektiği. Bu anlamsız. Ancak günübirlik kısır tartışmalar içinde
olmak istiyorsanız, o ya da bu tarafın yanında yer alıp bu tür olayları araçsallaştırarak
kullanabilirsiniz. Bu mümkün. Ama aklı başında hiç kimse bunu olumlamaz herhalde.
Ne var ki önemli bir grup insan her daim bu şekilde davranıyor. Hatta bunda
ısrarcı. Toplumu şok eden istisnasız her olayda kendilerinin ne kadar haklı, diğerlerinin
ise ne kadar yanlış, hatta sapkın olduğunun teyit edildiğini savunan az değil.
Bu kısır döngüden çıkabilir miyiz? Maalesef bu soruyu olumlu cevaplayamıyorum.
Ne de olsa gerçekçi olmak gerek.
Bu vesileyle iki hususun üzerinde durmak istiyorum.
Bunlardan birincisi klasik anlamıyla eğitimin giderek işlev ve anlam
kaybetmesi. Diğeri yabancılaşma ve iletişimsizlik problemi.
Okul şiddeti meselesi eğitimle ilgili sorunlardan
bağımsız olamaz doğası gereği. Bundan dolayı eğitimin günümüzdeki geldiği
noktayı anlamamız lazım.
Eğitim derken ‘okul’ mefhumuyla birlikte anılan ve
sanayileşme çağında ortaya çıkan bir kurumdan bahsediyoruz. Sanayi öncesi
toplumlarda devletin topluma ‘eğitim’ hizmeti vermesi gerektiği gibi bir
düşünce ve anlayış yoktu. Sanayileşme döneminde belirginleşen ulus-devletler
hem asker hem de işgücü ihtiyacının gereği olarak aile kurumunu yeniden
tanımladılar. Bu tanımlamanın temelinde ‘çocuk’un kime ait olduğu sorusu
vardır. Ulus-devletler çocuğun devlete ait olduğunun kabul edilmesini
istiyorlardı. ‘Okul’ bu ihtiyacın bir sonucudur. Toplumu yeniden şekillendiren
bir kurum okulken, diğeri ordudur. Ancak konu gereği onu hariçte tutuyorum.
Evvelden beri bu anlayışın aksine çocuğun aileye ait olduğunu düşünen
ebeveynleri de ikna etmek gerektiği açıktır. Okul söz konusu rızanın imaline de
hizmet etti. Çünkü eğitim alan ve başarılı olan çocuklar meslek edinerek idari,
ekonomik ve sosyal hayatta yukarılara tırmanma imkânı elde ederek sınıf atlama şansı kazanıyordu. Şüphesiz okulun tek işlevi bu değildir. Devlet için belki
daha önemli olan toplumun devletin/bürokrasinin belirlediği ideolojinin
beyinlere zerkedilmesidir. Bir bakıma eski dönemlerde devletler küçük bir
azınlığı devşirirken, sanayileşme döneminde tüm toplumun devşirilmesi
hedeflenir hale gelmiştir.
Bu noktada gene aynı soruyu hatırlatalım: “Çocuk
kime aittir?” Bugün eğitimde (daha doğrusu eğitim kurumlarında) yaşanan
sorunların en azından bir kısmının temeli bu soruya verilen cevapla ilgilidir.
Sorunlar tartışılırken öncelikle cevap verilmesi gereken bu soruya cevap
vermeden bir bakıma sorunun etrafından dolanılmaktadır. Kamuoyunda konuyu
tartışanların büyük çoğunluğunun tavrı budur.
‘Çocuk devlete aittir’ denilse ve bunu gerekleri
yerine getirilse eğitim kurumlarında (okullarda) yaşanan problemler çözülebilir
olacaktır. Çünkü bu eğitimde ebeveynlerin konumunu ikincilleştirecektir. Çünkü
yaşanan şehirleşme ve sair sebeplerden ebeveynlerin bakış açısı değişmiştir.
Çocuğun üstünde devletten önce kendisinin hakkı olduğunu düşünmektedir. Aslında
devlet/bürokrasi de bunun farkında. Nitekim bugün zorunlu askerlik muayyen bir
ücret ödeyen herkes için fiilen bir aylık bir sürenin altına indirilmiş olması
da bunun göstergesidir. Ancak eğitim kurumlarındaki durum biraz daha
karmaşıktır. Ulus-devletin çabaları sonucu bugün artık vatandaşlar çocuklarına
eğitim verilmesini gönüllü olarak talep etmektedir. Zorunlu eğitim olması veya
olmaması bir şeyi değiştirmez bu bakımdan. Ne var ki çocuğun kendine ait olduğu
bilincine de ulaşmıştır. Gözü kapalı olarak her şeyi kabul etmemektedir.
Bu durumda ne yapılmalı? Daha doğrusu öncelikle kime
iş düşer? Politikacılara bence. Niçin mi? Ya çocuğun devlete ait olduğunu
(‘çocuğun zihnini şekillendirmenin öncelikle devlete ait olması’ olarak
okuyunuz) çeşitli yöntemlerle pekiştirerek ebeveynleri olabildiğince okulun
dışında tutmalı. Okul idaresi ve öğretmenleri bunu kabul etmeyen ya da bu
şekilde değil ,tam aksini düşünen ebeveynlerle dımdızlak karşı karşıya
bırakmamalı. Bu konuda ne dediğimizi daha iyi anlatmak için 2018-2021 arası
dönemde Milli Eğitim Bakanı olan Ziya Selçuk’un dile getirdiği bir olayı aynen
aktaralım: Okulun birinde koridorda bir veli ile öğretmen konuşuyorlar.
Öğretmen çocuğun sınıfta arkadaşlarıyla diyaloglarında sokakta dahi
kullanılmaması gereken bir jargonla konuştuğunu dile getiriyor. Kısacası
çocuğun terbiyesindeki noksanlardan bahsediyor. Veli öğretmeni “ne
öğretmenisiniz?” diyor. “Matematik” diyor öğretmeni. Veli “o halde matematiğini
öğret, gerisine karışma” diyor. Birebir gerçek olduğu söylenen bu anekdot
çocuğun yetiştirilmesinde kimin önceliğe sahip olduğu sorunuyla ilgili olduğunu
mükemmelen anlatmaktadır. Bundan dolayı sorunun çözümünde öncelikli sorumlular
politikacılardır. Burada bir tercihi açık olarak benimseyip gereğini yapmaları
gerekir çünkü.
Nedir peki bu sorumluluk? İki tercihten birini kabul
ederek bunu topluma deklare etmek. Mesela bu durumda “çocuk devlete aittir”
diyorsa eğitimi ve eğitim kurumlarını buna göre tanımlayıp yeniden
yapılandırmalı. “Çocuk ebeveynine aittir” diyorsa gene aynı şekilde. Oysaki
popülist politikacılar bu şekilde net davranmıyorlar. Hem “devletin ideolojik
aygıtı olarak” okulu aynı şekilde korumak istiyorlar, bu kurumların
toplumu dönüştüren gücünü aynı şekilde ellerinde tutmak istiyorlar; hem aynı
zamanda seçmen olan ebeveynleri idare etmek onları küstürmek istemiyorlar.
Çıkmaz bu noktada.
Bu meselenin bir yönü. Yukarıda toplumun ‘çocuk’a
bakışındaki değişimi vurguladık. Bu değişimin nedenlerine değinmedik. Bu
değişim şüphesiz gene sanayileşme olgusuyla ilgili. Sanayileşme ile birlikte
şehirleşmenin hız kazanması ve cemaat yapılarının çözülerek toplumun atomize
olması sonucu kırsal hayattakinin aksine aile başına düşen çocuk sayısının
azalması. Çok daha erken sanayileşen Batı dünyasında bu daha erken dönemde
gerçekleşti. Türkiye’de kırsal nüfusun şehre akması sanayileşmenin ivmesine
paralel olarak 1950’lerde hızlandı. Buna rağmen bizim çocukluk yıllarımızda
(1970 yıllarda) okullarda öğrendiğimiz üzere nüfusun üçte ikisi hâlâ köylerde
yaşamaktaydı. Başka parametrelerin de devreye girmesiyle bu trend devam etti.
Bugün şehirde yaşayan nüfus oranı yüzde doksanın üzerinde olduğu söyleniyor.
Şehirleşme ile beraber doğurganlığın azalmasıyla 1 ya da 2 çocuklu ailelerin
sayısı arttı. Diğer taraftan eğitimli nüfus oranında ciddi artış yaşandı.
Dolaysıyla bugünün ebeveynlerinin yaklaşımları eskiden kırsalda yaşayan beş-on
çocuklu ailelerin yaklaşımlarına nazaran kökünden değişti. Nadir olan her şey
daha değerlidir doğası gereği. Bugünün aileleri için eski -göreli olarak- çok
çocuklu ailelerin ebeveynlerine göre çocuk çok daha değerli. Bu da çocuk
üzerinde daha fazla kontrol isteğini berberinde getiriyor doğaldır ki.
Bu değişimin eğitimin/okul kurumunun da değişimini
beraberinde getirmesi gerekmez mi? Kendiliğinden bir değişim var şüphesiz.
Ancak devletin (daha doğrusu hükümetin) bu değişim ile tam bir uyumlanma niyeti
olduğu söylenemez. Sadece özel okullarla devlet okullarını beğenmeyen ve para
sorunu olmayan ebeveynler için kendi koşullarını dayatabilecekleri özel okul
seçeneği sunuyorlar. Bunun yanında müfredat değişikliği gibi uygulamalar
önceleniyor. Esasında bu da eğitim kurumlarında reform yapmak yerine eğitim kurumlarının
“devletin ideolojik aygıtı” olarak aynı şekilde korumak isteğinin ifadesi. Köklü
değişim değil sadece ideolojiyi yeniden tanımlamak istiyor. Bu ideoloji bildiğimiz
ulus-devlet ideolojisidir. Böylece Kemalizm’in ulusçu işlevini miras alırken
bunu senkretik bir şekilde dinî öğelerle süslemektedir. Bu seküler
milliyetçiliğin yerine din vurgusu ağır basan bir milliyetçiliği ima
etmektedir.
Yukarıda bahsettiğimiz şehirleşme olgusun bir diğer
çıktısı da ‘yabancılaşma’ olgusudur. Bizim neslin okula gittiği dönemlerde
çocukların psikolojik sorunları olabileceği akla gelmezdi. Kırsal özelliği ağır
basan ve geleneksel değerler içinde yaşayan toplumda yabancılaşmadan söz
edilemez zaten. Ne var ki bugün toplumun atomizasyonu bu soruları görünür hale
getirmiştir. Diğer taraftan son çeyrek yüzyılda gelişen dijitalleşme de olgusu
başta yeni nesiller üzerinde olmak üzere bu yabancılaşmayı derinleştirmiştir.
İletişimsizlik olgusu da söz konusu yabancılaşmanın bir parçası olarak
değerlendirilebilir. Ki Türkçede 1970’li yıllara kadar Batı dillerindeki
“non-communication” sözcüğünün bir karşılığı yoktu. Bu durum Türkiye’de
sanayileşmenin hızıyla da uyumludur.
Kahramanmaraş olayının faili olan çocuk hakkında
ortaya çıkan bilgiler bu çocuğun derin bir iletişimsizlik problemi içinde
oluğunu açıkça ortaya koyuyor. Ancak gerçek yaşamda yaşadığı bu iletişimsizliği
Discord platformu üzerinden kurduğu dünyanın farklı yerlerindeki arkadaşlarıyla
iletişim kurarak kapatmaya çalışmış. Failin hem kendisinin hem babasının zekâ
seviyesinin yüksekliğinin göstergelerinden biri olarak gördüğü İngilizceyi çok
erken yaşta öğrenmesini sağlayan da reel yaşamda (anadiliyle) iletişim kuramaması.
Buna karşın Discord platformunda arkadaşlarıyla İngilizce iletişim kurmaya
mecbur olması.
Bilgisayarın başına otururken kısa bir yazı yazmak
için oturmuştum. Ancak gene baştan planladığımdan biraz uzun oldu yazı. Onun
için bu kadarla yetiniyorum.
Kaleminize sağlık hocam. Güzel noktalara değinmişsiniz
YanıtlaSilDikkate alındığında, sorunların çözümüne önemli katkılar yapabilecek irdelemeniz için teşekkürler.
YanıtlaSil